Menu
RSS

Vekil Öğretmen Etkisi

Vekil Öğretmen Etkisi

Yıllar önce bu gazetede yer almış olan ilk yazımda konularımın güncel siyaset olacağı, kültür, sanat, edebiyata da yer verileceğini anlatmıştım.

Baktım, yazılarımda sürekli HAL VE GİDİŞİMİZ yer alıyor ve hiç de iyiye giden bir şey göremiyorum, bu hafta OKULLAR AÇILIYOR ya, YAŞANMIŞ ÖYKÜM yer alsın istedim…

Tüm yavrularımıza sağlıkla, başarılı yaşanacak bir eğitim/öğretim dönemi diliyorum.

* * *

VEKİL ÖĞRETMEN ETKİSİ

ANTALYA… Yıl 1957…

ZERDALLİK (Zerdalilik) MAHALLESİ’ nden BURUNSUZ’ UN SİMİTÇİ FIRINI önüne geldiğinde, önündeki insanlara belli etmemeye çalışarak, yan gözle kızarmış simitlere baktı, ortalığı kaplamış olan mis gibi susam kokusunu derin derin içine çekerek VALİ KONAĞI’ na doğru yürümesini sürdürdü.

Geçen yıl ilkokula başlarken, anneannesinin manifaturacıya ‘’Acık böyük olsun da birkaç sene keysin!’’ diyerek aldığı kara önlüğün, fazla büyüyemediği için eteği bacaklarına dolanıyor, kol ağzı elini bile geçip, içindeki okul gereçlerinden belki de on kez ağır olan tahta çantasının sapına iniyordu. Çantayı sık sık bir kolundan diğerine aktarıyor, boşalan kolunu havaya kaldırarak elini kurtarıyordu.

Teyzesinden kalan beyaz pamuklu kumaştan okul yakaları, yıkama, ütüleme, kolalama zahmeti olduğu için atılmış, toplumu sarmaya başlayan plastik modasına uygun yaka alınmıştı, o da boynunu kesiyordu.

Önlüğünü sevmiyordu, yakasını sevmiyordu, tahta çantasını sevmiyordu…

YENİKAPI’ ya ulaşmıştı. İçinde, kendisiyle birlikte sürüklenen GÜLTEN YANGINI nedeniyle, polis karakolunun önünden, karşısında sıralanmış da müşteri bekleyen faytonlara, atların sidik kokusuna karşın, neredeyse sürtünerek, hızla geçti, CAVIR (Gavur) HAMAMI önündeki büyükbabası ÜSSEEN (Hüseyin) Ustaya ait küçük ikiz dükkanın açık kapısı önünde durdu.

Gözlüğün üstünden bakan büyükbaba ayağa kalktı hızla, elinden fırlayan, onarmakta olduğu ayakkabıyı yakalamaya çalıştı, boştaki elini cebine soktu, tüm sesiyle bağırdı…

- Ooooluuuummm! Gel! Bi öpüverem!

Şapırtıyla, derin derin koklayarak öptü, cebinden çıkardığı delikli 2.5 kuruş harçlığını verdi…

* * *

KALE İÇİ’ ne doğru hızlandı, DUMLUPINAR İLKOKULU’ nun öğrenci kokusu daha bahçe kapısına ulaşmadan duyuluyordu. Bahçeye girince arkadaşlarını aradı gözleri.

Mahalledeki üç can arkadaşı da işte oradaydı; İslam KIRAY’ ın sarı kirpikleri olabildiğince açılmıştı, gözleri fıldır fıldır, bir şeyler anlatıyor, kapaklı gözleri ifadesiz Mehmet Ürküt ciddiyetle, Şükrü İŞLER her zamanki gibi burnu aktığı için ağzından nefes alarak onu dinliyordu.

Yaklaştı…

- Ne oldu oolum?

- Sınıfa girince anlarsın…

Tam o sırada, okulun tek hademesi elindeki pirinç çanla merdiven sahanlığında belirdi, sallamaya başladı… Okul zili oydu o yıllarda.

Bir koşuşturmadır başladı. Bina önünde sıralarındılar, andlarını, boğazlarını şişire şişire okudular…

- Türküm! Doğruyum! Çalışkanım!..

* * *

Sınıfa girdiler. Herkes sıra arkadaşıyla şakalaşıyordu, her günkü gibi bir uğultu vardı.

Genç, kıvırcık saçlı, asık yüzlü, kısa boylu bir adam girdi içeri, şaşırdılar, bakakaldılar. Elleri arkada, sıralardaki öğrencilere ayrı ayrı bakarak arkaya doğru gitti, geldi. Öğrenciler bir olağan dışılık olduğunu hemen sezmişti. Çıt çıkmıyordu. Yalnızca genç adamın ayakkabılarından çıkan gıcırtı vardı. Sıra arkadaşı İslam’ ın kulağına yavaşça fısıldadı…

- Bu da kim len?

- Anlatırım. Bizim BAHÇEARASI’ NDA oturuyo…

- Eee?

- Sus…

Fısıltıyı fark eden adam kaşlarını daha çok çattı, sıkılan çenesinde kasları kabardı, duraladı önünde, yeniden yürümeye başladı.

Ürkmüştü. Yüzünün ısındığını duyumsadı.

- Bundan soona öğretmeniniz benim. Sesi seemem! Çalışmadan geleni, sorularımın cevabını bilmeyeni seemem!

Ses bir yana, sıralarda kıpırtı bile kalmamıştı. İsimler soruldu, ayağa kalkılarak yanıtlar verildi… Teneffüs zili hiç çalmayacak gibiydi… Çaldı, adam çıktı gitti.

- Bu adam da nerden çıktı İslam?

Tanıdığını öğrenince dışarı bile çıkmayıp başına toplandılar.

- Bizim ÖRTMEN (Öğretmen) emekli olmuş. Yerine bunu gomuşlar. Lise bitirik, vekil örtmen… Bizim yakınlara kiracı geldiidi… Kimseyle selamlaşmeyo. Burnu gaf dağında bi adam.

O gün ders de dinleyememişti, dinliyor göründüklerini de hiç anlamamıştı. Önceki öğretmenine alışmıştı. Geçen yıl sevememişti ama bu yıl ısınmaya başlamıştı…

Son ders de bitmişti. Çıkmadı öğretmen.

- Oturun! Ben çıkmadan kıpırdama yok! Şimdi size bi vazife vercem! Yarın hepiniz gelirken şu boyda birer deenek (Değnek) getirceeniz. Unutan görür başına ne gelceeni!

Çıktı gitti… Her zamanki gibi harala gürele olmadı. Kimi yedi, kimi sekiz yaşındaydı ama koca adamlar gibi tasalıydılar.

- Noolcek len o deenekler?

- Ne bilem agam ben…

Sokağına bir an önce ulaşmak, önlüğü, çantayı atıp, anneannesinin uzattığı bir bardak sütü aceleyle içip, kendini dışarı atıvermek için koşarak gider, geçişini gözleyen büyükbabasına el sallamayı bile unuturdu ama bu kez öyle olmamıştı… Sallana sallana düştü yola…

- Nooldu oolum? Neden keyfin yok?

- Heç!...

- Biri bişee mi yaptı?

-Yok yaa!

* * *

ZERDALLİK KAHVESİ tarafına gitti, bir taşın üstüne oturdu, Şükrü’ nün çıkmasını bekledi. Çıkınca çay boyunca yürüdüler.

- Nasıl bi deenek isteyo bu herif? Ne yapcek acaba?

- Ben de bilmeyom. Bi dut dalı kesip götürcem.

Şükrü dut dalı götürecekti. ‘’Ben de bi nar deenee götürem bari’’ diye düşündü.

Akşamüzeri çay kenarındaki aşısız nar ağacından, çok da kalın olmayan bir nar şıvgınını kanırttı, eve döndü, bahçede keserek öğretmenin istediği boya getirdi, kabuğunu güzelce soydu, şöyle bir baktı, ne işe yarayacağını bilmiyordu ama beğendi, içeri geçti, çantasının yanına koydu. Anneannesi şaşırdı, sordu…

- Ne len o?

- Örtmen istedi.

- Hayırdır işallah (İNŞALLAH)…

Hiç keyfi yoktu. Sabah olmasın istiyordu. Büyükbabası da sezmişti durgunluğu, anneannesine sormuştu…

- Ne bu surat Pambık?

- Bilmeyom. Sordum, bi şey demeyo…

* * *

Ertesi sabah ilk ders öncesi yine okul bahçesi kıpır kıpır, cıvıl cıvıldı ama onun sınıf arkadaşları durgundu. Duvar diplerinde çömelmişlerdi, zilin sesini bekliyorlardı.

Çaldı… Girdiler sınıfa, sessizce beklediler. Aynı asık suratla girdi sınıfa yeni öğretmen. Yine suratlara baka baka sıralar arasında gidip geldi, elleri arkasındaydı, ayakkabısı gıcırdıyordu…

- Deenekleri goyun bakalım sıraların üstüne!

Sıraların gözünden çıkarılan sopalar sıra üstlerine kondu. Adam teker teker eline alarak kontrol etti, sıra üstüne geri bıraktı… Onunkini de denetledi, bıraktı… Tamamının denetimi bitince geldi, yanında dikildi, onun sopasını yeniden aldı eline.

- En güzel deeneği bu arkadaşınız getirmiş. Bunu alıyom. Galanınız teneffüste atabilirsiniz dışarı.

Sopasının beğenilmiş olması içini gevşetivermiş, ısıtıvermişti… Ama çok kısa sürdü bu…

- Nar deene bu dee mi? En çok acıtan deenek nar deenedir. Bu deenek  noolcek biliyonuz mu? Hep elimde olcek, her hak edene furmak için… Kalk ayağa, aç bakalım avuçlarını!

Şaşkınlıkla baktı öğretmenin suratına, açmadı.

- Aç ülen!

Korkuyla açtı… Bütün gücüyle avuç içine vurdu öğretmen, çığlıkla bükülüverdi.

- Doorul ülen! Öbürsünü aç!

Açmayınca kendisi tuttu, çekti…

- Aç yoksa kemiine gelir, daha çok acıtır!

Açtı… Ona daha güçlü vurdu… Ağlayarak oturdu yerine, ellerini koltuk altlarına kıstırdı.

- Bu arkadaşınız haince, en saalam, en çok acıtcek deeneği getirmiş. Dadına önce o baksın dedim.

Sessizce gözlerinden yaşlar aktı ders sonuna dek. İstenen sopayla ne yapılacağını bilmiyordu ki… Hiç birisi bilmiyordu.

* * *

Birinci ders bitti…

Defterlerini arkadaşlarının yardımıyla yerleştirdi, aldı çantasını, sınıftan, ardından da okuldan çıktı. Hala ağlıyordu. Avuç içleri yanıyordu. Şişmişlerdi. Çantayı koltuk altında taşımaya çalışıyor, çanta kayıp kayıp düşüyor, can acısıyla yeniden almaya çalışıyordu.

Dükkana yaklaşırken, büyükbabasının o ünlü kahkahası geldi kulaklarına. Dik yürümeye çalıştı ama görür görmez bir şeyler olduğunu anlamıştı, hızla geldi yanına…

- Oooluumm! Nooldu sana?

- Bişee yok… Okul tatil oldu…

- Nasıl tatil olum? Heç başka çocuk yok orta yerde?

- Ben okumeecem. Ben sana çıraklık etcem!

Bu sırada avucundan sızan kanı gördü büyükbaba…

- Kim yaptı bunu?

- Örtmen…

- Abu anasını avradını…

Elinde kunduracı çekiciyle koşarak kayboldu, gitti okula doğru…

* * *

Üç gün gitmedi okula. Büyükbabası üçüncü günün akşamı sevinçle geldi, saçlarını okşadı, kokusunu içine çeke çeke öptü…

- O ööretmen yok gaari… Yeni ööretmenin bekleeyo seni yavrım!

Gitti… Korkarak girdi sınıfa. Arkadaşları sevgiyle bakıyordu yüzüne…

Anlattılar olanları; tam teneffüs bitince ulaşmış büyükbaba, ‘’Nerde o deyyus?’’ diye elindeki çekici sallaya sallaya bağırıyormuş. Merdivenlerde müdür sarılmış, zor tutmuş.

- Dur Üsseen Usta! Ne olmuş?

- Nerde o deyyus? Gırcem kemiklerini…

Müdür zorla odasına alabilmiş. Sesi okulun içinde gümbür gümbürmüş… Sonra sınıftan çocuklar çağırılmış, olanlar anlattırılmış… Öğretmen dersten alınıp kapı dışarı edilmiş…

* * *

Önlüğü sevmiyordu, yakayı sevmiyordu, çantasını sevmiyordu ama artık okulu da okumayı da sevmiyordu…

Aylar sonra sokaklarının bağlandığı caddeden bisikletle geçişini görmüştü o adamın. Arkasından bağırdı…

- Bi gün büyüücem, seni bulcem, kemiklerini gırcem!

Şöyle bir sese dönmüş, belki de anlamamıştı da ama pedalları daha hızlı çevirmeye başlamış, uzaklaşmıştı…

* * *

GÜLTEN YANGININDAN SONRA uğradığı ikinci haksızlıktı, hiçbir şey yapamamışlıktı, çaresizlikti bu…

SONRAKİ YILLARDA, ÇOCUKLUK VE İLK GENÇLİĞİNDE YAŞADIĞI PISIRIKLIĞI OLUŞTURAN İKİNCİ OLAYDI O VEKİL ÖĞRETMENİN SALDIRISI…

yukarı çık
0
Paylaşım